Mail Adresi :   Şifre :      Üye Ol / Şifremi Unuttum
ANA SAYFA
SEBİL YAYINEVİ
KATEGORİLER
Roman / Hikaye / Şiir
Hatırat / Biyografi
Dini Eserler
Fikri / İlmi Eserler
YAZARLAR
İLETİŞİM
ARAMA


Sebil Yayınevi Rss Hizmeti !
Sebil Yayınevi

İhtilâl hengâmında Fakülte’de Kara Ticareti Hukuku ve Deniz Ticareti Hukuku derslerim kalmıştı. İhtilâlden önce askere gitmek istiyordum. O tarihe kadar askerliği yedek subay sûretinde yapmak için lise mezunu olmak kâfi idi. Gitti, gidiyorum, derken ihtilâl oldu. Bu sefer, lise mezunlarından yedek subaylık hakkı alındı. İki yıl köy muallimliği yaptıktan sonra, doksan gün kıt’a hizmetiyle terhis olunuyordu.  İhtilâl sonrası birçok hâdiseye karıştığımdan orduya iltihak etmek cesâretini gösteremedim. Bu sebeple şu iki dersi vermeyerek mezun olmamaya ve askerliği muallimlik sûretinde ifâ etmeye karar vermiştim. Doksan günlük kıt’a hizmeti bile gözümü korkutuyordu.

1963 yılında askerliğime karar aldırdım. Çektiğim kur’a Manisa’nın Demirci Kazası’nda Mahmudlar adındaki bir yörük köyü idi. Bu vazifeyi teker-tokmak yürüttüm. Çünkü İstanbul’da tâkibi gereken işlerim vardı. Mektepte o mahallin çocuğu Hüseyin adında bir ikinci muallim vardı. Bize üçyüzseksen lira maaş veriliyordu. Vaktin çoğunu İstanbul’da geçirdim. O zaman Demirci’nin ulaşımı gayet kötü idi. Ya Akhisar-Gördes üzerinden vayahud da Afyon-Simav yoluyla Demirci’ye ulaşılıyordu.

Burası dağlık bir araziye kurulmuş küçücük bir kasabaydı. Ahâlisi son derece temiz, saf ve bozulmamış bir durumdaydı. Ekseriyetle halıcılıkla geçinirlerdi. Fakir, fakat namuslu ve dindar insanlardı. Mahmudlar bir yörük köyüydü. Köylüler beni çok seviyorlardı. Orada bulunduğum müddetçe köy odasında dâimi bir sûrette sohbet ediyorduk. Hatta beni bazen başka köylere de götürüyorlardı. Köyde Recep Çıracı adında halı tüccarı bir muhtar vardı. Demirci’nin içinde halı ticareti yapıyordu. Onun jipiyle kazaya gelip gidiyordum. İstanbul’a dönmek istediğimde ekseriya bir halı kamyonunun şoför mahallinde Aksaray ve Afyon’a kadar gidiyor, buradan otobüse biniyordum. Millî Eğitim Müdürü Osmanlı’dan kalma yaşlı bir muallimdi. Notlarını Osmanlıca tutardı. Fakat şiddetli kemalistti. Sonradan hüviyetimi öğrenmiş ve köyden ayrılmalarımda beni çok şiddetli takip etmiştir.

Ertesi yıl, Harbiye’deki hücre hapsinden kalma romatizma ağrılarımı ileriye sürerek rapor aldım ve kendimi Manisa’nın merkezindeki İstiklâl İlkmektebi’ne kaydettirdim. Bu mektep kıt’a hizmeti göreceğim Batı Kışlası’na beşyüz metre mesâfedeydi. Benim gibi yedek subay muallimlik yapan bir arkadaşın tanıdığı bir subayın nöbetçi olduğu bir gece kışlayı gezmeye gittik. Arkadaş beni takdim edince:

“- Şu Lozan Zafer Mi Hezimet mi? isimli eseri yazan Kadir Mısıroğlu sen misin?!” diye sordu. Doğrusu ürktüm. İlk karşılaştığım subay beni tanımıştı. Fakat bereket versin Kastamonu Araç Kazası’ndan olan bu genç subay dindardı. Bundan dolayı bize hüsn-i muâmele etti ve bazı subayların islâmî temâyüllere karşı olmalarından acı acı şikâyet etti, misaller verdi.

Hakikaten Lozan Zafer mi Hezimet mi? isimli eserim o yıl basılmıştı. Yurtçuluktan, yazarlık ve nâşirliğe geçişime vesile olan bu eserin yazılışı gariptir. Şöyle ki:

Talebeliğimde boş kaldıkça sahaflarda dolaşır ve eser toplardım. Bir gün Lozan Sulh Konferansı’nın zabıtlarına rast geldim. Onları satın almış ve bir hayli karıştırmıştım. Askerliğe başladığım sırada İhtilâl sonrası seçimleri yapılıyordu. İsmet Paşa aleyhine bu vesile ile konuşurken Lozan’da işlenen hatalardan bahsediyordum. Bazı arkadaşlar:

“- Bunları yaz!.. Yaz ki; rey verecek insanlar İsmet Paşa’nın ne mal olduğunu öğrensinler! Bunun zamanı şimdidir!” diye ısrar etmişlerdi. Bunun üzerine bir daktilocu tedârikleyerek seçime yetiştirmek üzere alelacele bu eseri ilk baskıya hazırladım. Tab’ etmek üzere yurttaki arkadaşlara bırakmıştım. Onlar da:

“- Bu adam askerdir. Başına belâ gelir.” diyerek sağını solunu kırpmışlar. Kitabın orijinal muhtevâsı bir hayli sakatlanmıştı. Üstelik dizgi hatalarını düzeltmeden kitabı basmışlardı. Bu hâliyle kitap bana göre yüz ağartacak bir vaziyette değildi. Fakat mevzuunda ilk olduğu için, pek çok alâka görmüş, lehinde aleyhinde birçok yazılar yazılmıştı. Ziyâretine gittiğimiz subay, garnizonun kitaplığına konulmuş olan eseri gösterdi. Bu bahis üzerine karşılıklı konuştuk. Ancak kıt’aya geldiğim zaman menfî ruhlu insanlarla da karşılaşabileceğimi düşünerek doğrusu endişelendim. Fakat Allah’ın yardımıyla doksan günlük askerliği kazâsız belâsız atlatmak mümkün oldu. Sadece beraber askerlik yapmakta olduğumuz insanların çoğu solcu olduğundan benim doksan günün sonunda er çıkarılacağım yolunda can sıkan dedikodulardan başka bir şey olmadı. Fiskosla dosyamın kırmızı olduğu söyleniyordu. Lâkin bunların hiçbirisinin aslı astarı çıkmadı.

Askerlikten sonra yurtçuluktan ziyâde yayın hayatına devam etmemin sebebi biraz da Üstad Necip Fâzıl olmuştur. O’na yaptığım yardımları mahsup etmek için, bazı kitaplarını aldım ve böylece yayın işi gelişmeye başladı.

Daha doğrusu O, benden yeniden bir para taleb edebilmek için eski borçlarını kapatmak üzere zorla bana kitap sattı. Bu şekilde O’nun “Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar” isimli iki ciltlik eserinin yayın hakkını 10.000 TL’ye satın almış oldum. Bununla beraber yayıncılık yapmaya fazla niyetim yoktu. Necip Fâzıl’sa beni bu işe teşvik edip duruyordu. Bu teşvikler esnâsında bir de bana “Nâmık Kemal” isimli eski bir eserini sattı.

Lozan’ dâir eserimi basarken bir yayınevi adı düşünmüş ve onu “Sebil Yayınevi” olarak kitaba derc etmiş bulunduğum halde bu hâlâ hayalî bir isimdi. Yâni belli bir adresi yoktu. Mâliye’ye müracaat edip vergi numarası da alınmamıştı.

Necip Fâzıl’ın ısrarları neticesinde şahsan avukatlık yapmayı veya üniversitede asistan olmayı düşünmekte bulunduğumdan yayınevini refîkamın adına tescil ettirdim. O zaman eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın babası ve amcası tarafından Bayezid’de inşa edilmiş “Beyaz Saray” isimli işhanının zemin katı kitapçılar çarşısı olarak teessüs etmekteydi. Oradaki ayakkabıcı dükkânlarından birini devren kiralayarak orada işe başladım. Necip Fâzıl Bey’in yukarıda adı geçen eserlerini tab’ ve neşrettim.

Kıbrıs hâdiselerinin kanlı bir sûrette ortaya çıktığı yıllardı. Bu sebeple Türk-Yunan harbi esnasındaki Yunan zulümlerine dâir daha evvel topladığım resmî neşriyattan bir nev’i antoloji mâhiyetinde olmak üzere “Yunan Mezâlimi-Türk’ün Siyah Kitabı” ismiyle ikinci kitabımı hazır edip bastırttım.

O zaman islâmî yayın gayet kıt olduğundan, yayınlanan eserlerimin gördüğü alâka benim için bu yolda bir teşvik oldu. Bu sebeple arka arkaya “Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücâhidler” ve “Macar İhtilâli” isimli eserleri yazıp yayıncılığı hızlandırdım.

1968 senesinde Cağaloğlu’ndaki Vilâyet Han’ın ahbâbım olan sâhibinin teşvikiyle Beyaz Saray’ı terk edip Cağaloğlu’na yerleştim. Burada diğer eserlerimi te’lif ederken elime Rıza Nur’un British Museum’a koyduğu hâtıralarının mikrofilmi geçti. O’nu hayâli “Altındağ Yayınevi” adıyla yayınladım. Tabiatıyla eser toplatıldı. Fakat ben ondan o güne kadar bir servet olan 500.000 TL para kazandım. Bu sırada Milli Türk Talebe Birliği’nde sık sık konferans vermekte olduğumdan bu konferanslardan biri bahâne edilerek hakkımda İstanbul 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bir dava açıldı.

Rıza Nur’dan kazandığım parayla yayın işini hızlandırdım. Hatta “Sebil Matbaası” adıyla bir de matbaa ve mücellithane kurarak çalıştırmaya başladım. Fakat 10. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki dava sun’i bir sûrette Eskişehir’e intikal etti. Ben de orada hazin bir hapishane hayatı geçirmek mecbûriyetinde kaldım. Yedi sene hapis, beş sene amme haklarını kullanmaktan men ve yirmi ay Niğde’de sürgün tarzındaki cezam Temyiz’de tasdik edilince Eskişehir Askeri Cezaevi’nden Eskişehir Sivil Cezaevi’ne intikal ettim.  Burada “Geçmiş Günü Elerken” isimli hâtıratımda anlattığım üzere bir iki suikast teşebbüsüne mâruz kalınca Akliye Asabiye’den temâruz (yalandan hastalık iddiası) yoluyla Bakırköy Akıl Hastahanesi’ne oradan da Cerrahpaşa’daki Psikiyatri Kliniği’ne intikal ettim. Bu sırada yayınevi çalışanları yayıncılığı ve matbaayı devam ettiriyorlardı. Cerrahpaşa Psikiyatri Kliniği’nde Lozan Zafer mi Hezimet mi? isimli kitabımın ikinci cildini hazırladım.

Cumhuriyet’in 50. yıldönümü dolayısıyla çıkarılmak istenen af ancak ve ancak 1974 senesinin Mayıs ayında gerçekleşebildi. Ben de o afdan istifadeyle serbest kalabildim ve işimin başına döndüm. 1976 Ocak ayı başında haftalık “Sebil Dergisi”ni yayınlamaya başladım. 249 sayı çıkmış olan bu derginin gördüğü alâka dergicilik târihinde nâdir bir hâdisedir. O zaman Türkiye’nin nüfusu 40-45 milyon olduğu halde bu dergi 50.000 adet basılıyordu. Fakat araya giren 12 Eylül 1980 ihtilâli dolayısıyla yurtdışına çıkmaya mecbur kalınca Sebil Dergisi kendiliğinden kapanmış oldu. Ben o zaman Erbakan’ın 1978 kongresindeki listesini delerek Milli Selâmet Partisi Genel İdare Kurulu’na seçilmiştim. Başımda 36 tane basın davası vardı. Bunların Milli Selâmet davasıyla birleştirilmesinden endişe edildiğinden yurtdışına çıkmaya icbar edildim.

Frankfurt’ta dergimizin bir bürosu vardı. Bunun sebebi ise Almanya’daki 5 bin civarındaki abonemizdi. Bu büroya istinâden Almanlar bana oturma hakkı vermişlerdi. Bundan istifâdeyle sahte bir pasaportla Almanya’ya intikal ettim. Tam 11 yıl Almanya-İngiltere arasında yaşamak mecbûriyetinde kaldım. Bu devreyi “Gurbet İçinde Gurbet” adıyla yazmış bulunmaktayım. Zirâ Almanlar çoluk çocuğumun Almanya’da ikametine müsaade etmediler. Bundan dolayı onlar İngiltere’de yaşamaya mecbur kaldılar. Bense işyerim Almanya’da olduğundan Almanya ve İngiltere arasında mekik dokuyarak 11 yıl gurbet hayatı yaşadım.

1991 yılında değiştirilen “Terörle Mücâdele Kanunu”nun 5. maddesi, 12 Eylül ihtilâlinden sonra vatandaşlıktan çıkarılanların avdetlerine imkan verecek bir sûrette tanzim edilince yurda döndüm. Fakat ben ayrıldıktan sonra devam ettirilen bir davamdan 1,5 senelik bir hapis cezası almış bulunduğum ve bu ceza hakkında on senelik mürûr-u zamanın dolmasına bir yıl kalmış olduğundan Kapıkule’den kaçak geçtim. Kokumu alan polisler yazıhanemde beni tevkife gelince rüşvetle, aradıkları kimsenin Trabzon’da olduğunu söyleyerek onları başımdan savdım. Bu bir yıl tamamlandıktan sonra Trabzon’a gittiğimde gerçekleşmiş olan mürûr-u zamana rağmen tevkif edildim. Uzun uğraşmalarla mürûr-u zamanı isbat edip halâs oldum ve gelip tekrar yayınevinin başına geçtim. O gün bu gündür de vatan çocuklarına din ve târih şuuru kazandırmak yolunda çalışmalarıma devam ediyorum.

Hayat, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için âdeta bir çek veya bono üzerindeki vâde gibi Allah’ın verdiği bir ruhsattır. Bugün bu ruhsatla Cenâb-ı Hakk’dan beraat fermanı almak yolunda devam etmekteyim. Nefes alıp verdiğim müddetçe de devam edeceğim. Bugün yayınlanmış eserlerimin sayısı 45’dir. Daha geride ne olduğunu Cenâb-ı Hakk’dan başka kimse bilemez. Hayat, ana rahmiyle mezar arasında bir sürat koşusu gibidir. Her an bu koşunun kaçıncı metresinde olduğunu hiçbir kul bilemez. Ancak, ben ülkemizi bir güneş tutulması gibi 100 yıldan beri yavaş yavaş karartmış olan küfür ve ilhad murdarının bugün zâil olmakda bulunduğunu görmekle bahtiyarım. Herhalde İslâm’ın tutulmaya mâruz kalınmış bir güneş gibi yeniden bütün şaşaasıyla ülkemiz üzerinde hükümfermâ olacağı günleri de idrak edeceğim ümid ve temennisinde bulunmaktayım.

Sevgili okuyucularımın da temennimin gerçekleşmesi istikametinde dualarını niyâz etmekteyim

“Esselâmu alâ men ittebe’al hüda” <Hidâyete tâbi olanlara selam olsun>

 

Kadir Mısıroğlu

 
Ana Sayfa | Sebil Yayınevi | Yazarlar | Arama | İletişim